Back
Fiction · Jun 22

Açgözlülüğün Çökmüş Gölgesi

0:00 11:07
unsolved-mysterytrue-crimebozkir

Other episodes by v9zjb7w7j8.

If you liked this, try these.

The full episode, in writing.

**Turkish dialogue and narration will appear first, followed by English translation for each section.**
---
Sırılsıklam bir geceydi. Yağmur, çatının eski kiremitlerine inatla vuruyor, çürük oluklardan suları aşağıya akıtıyordu. Bullar Muasah, elinde titrek bir mumla, taş basamakları ağır adımlarla çıktı. Evinin üst katındaki kapı hafifçe aralıktı. İçeride eşi Emine, küçük Ayla’yı battaniyeye sarıyordu. Çocukların fısıltıları, gök gürültüsüne karışıyordu.
It was a soaking night. Rain hammered the old tiles of the roof, water streaming down the rotten gutters. Bullar Muasah, carrying a flickering candle, climbed the stone steps with heavy steps. The door on the upper floor was slightly ajar. Inside, his wife Emine was wrapping little Ayla in a blanket. The whispers of the children mingled with the thunder.
“Emine, çocuklar uyudu mu?” diye sordu Bullar, mumu elinde tutarken.
"Emine, are the children asleep?" Bullar asked, holding the candle.
Emine başını kaldırdı, yüzünde yorgun ama huzurlu bir ifade vardı. “Hepsi yattı, Bullar. Yarın pazara gidecekler, sabah erken kalkacaklar.”
Emine looked up, her face tired but peaceful. "They're all in bed, Bullar. They're going to the market tomorrow, they'll wake up early."
Bullar’ın gözleri odanın köşesinde yatan çocuklara kaydı. On iki çocuk, her biri bir halının üstüne kıvrılmış, büyüklerin eski gömlekleriyle örtülmüşlerdi. O kadar küçüklerdi ki, nefesleri ince bir rüzgar gibi odada dolaşıyordu.
Bullar's eyes drifted to the children curled up in the corner of the room. Twelve children, each tucked under a rug, covered with worn shirts of the adults. They were so small, their breaths drifted through the room like a gentle wind.
Bir an durdu, mumu masanın üstüne koydu. Emine’nin arkasına yaklaştı. Onun ellerini omuzlarında hissettiğinde Emine ürperdi.
He paused for a moment, placing the candle on the table. He moved behind Emine. When she felt his hands on her shoulders, Emine shivered.
“Ne oldu Bullar? Gece vakti, hâlâ ayaktasın.”
"What's wrong Bullar? It's late, you're still awake."
“Düşünüyorum,” dedi Bullar, sesi soğuk bir taş gibi ağırdı. “Çok düşünüyorum, Emine.”
"I'm thinking," Bullar said, his voice heavy as a cold stone. "I'm thinking a lot, Emine."
Emine sessizce başını eğdi. Bullar’ın elleri, omuzlarından yukarıya, boynuna doğru kaydı. Mum ışığı, duvarda titrek gölgeler dans ettiriyordu. Dışarıda gök gürledi, evin eski tahta pencereleri sarsıldı.
Emine lowered her head quietly. Bullar's hands slid up from her shoulders to her neck. The candlelight cast trembling shadows on the wall. Thunder rumbled outside, shaking the old wooden windows of the house.
Bullar eğildi, Emine’nin kulağına fısıldadı: “Hiçbirimiz böyle yaşamak istemedik, biliyorum. Ama başka yol yok.”
Bullar leaned in, whispering in Emine's ear: "None of us wanted to live like this, I know. But there's no other way."
Emine dönmeye çalıştı, o anda Bullar’ın parmakları bir kement gibi boynuna dolandı. Sessiz bir mücadele, çocukların uykusuna bir perde gibi çekildi. Emine’nin son soluğu, odada bir anlığına soğuk bir esinti oldu.
Emine tried to turn, but at that moment Bullar's fingers coiled around her neck like a rope. A silent struggle, drawn over the children's sleep like a curtain. Emine's final breath was a brief chill in the room.
Bullar mumu aldı, bir bir çocukların yanına yaklaştı. Her birinin küçük bedenine baktı, bakışlarında kararsız bir gölge vardı. Ama gözleri, bozkırda yitirilmiş bir kurt gibi, aç ve acımasızdı.
Bullar took the candle, approaching the children one by one. He looked at each small body, an uncertain shadow in his gaze. But his eyes were hungry and merciless, like a lost wolf on the steppe.
Küçük Ayla, mavi gözleriyle uykudan yarı uyanık döndü. “Baba?” diye fısıldadı.
Little Ayla, half-awake, turned with her blue eyes. "Papa?" she whispered.
Bullar diz çöktü, bir an başını eğdi. “Affet beni,” dedi boğuk bir sesle.
Bullar knelt, bowing his head for a moment. "Forgive me," he said in a hoarse voice.
Sonra elleri yine boğazlara dolandı. Birer birer, nefesler kesildi, odada yalnızca yağmurun sesi kaldı. On iki çocuk, bir anne. Sessizlik, evin duvarları arasında kalınlaştı.
Then his hands once again wrapped around the necks. One by one, breaths were cut short, and only the sound of rain remained in the room. Twelve children, one mother. The silence thickened between the house's walls.
Sabah, güneşin ilk ışıkları bozkıra vurduğunda, Bullar hâlâ odadaydı. Ayaklarının dibinde cansız bedenler yatıyor, gözlerinde bir boşluk parlıyordu. Pencerenin önünde durdu, dışarıya baktı. Yağmur durmuş, toprak ağır bir koku salmıştı havaya.
In the morning, as the first light of day hit the steppe, Bullar was still in the room. Lifeless bodies lay at his feet, an emptiness shining in his eyes. He stood by the window, looking out. The rain had stopped, and the earth gave off a heavy smell in the air.
Köyün çobanı, uzakta, Bullar’ın evinden duman yükselmediğini fark etti. Evin önünde biriken su, kapının altından içeri sızıyordu. Kapıyı çaldı, ses gelmedi. İçeri girdiğinde, karşılaştığı sessizlik, köyün tarihine kazınacak türdendi.
The village shepherd, far away, noticed there was no smoke rising from Bullar's house. Water had pooled in front of the house, seeping under the door. He knocked, but heard nothing. As he entered, the silence he met would be carved into the village's history.
“Bullar? Emine?” diye seslendi çoban.
"Bullar? Emine?" the shepherd called out.
Cevap yoktu. Üst kata çıktı, aralık kapının ardında gördüğü manzara karşısında dizlerinin bağı çözüldü.
No answer. He climbed the stairs, his legs giving out at the sight behind the half-open door.
O gün köy suskundu. İnsanlar evin önünde toplandı, kimse konuşmadı. Bir kadın, pencereden içeri bakıp ağlamaya başladı. Adamlar Bullar’ı aradılar, ama o evde yoktu.
The village was quiet that day. People gathered in front of the house, no one spoke. A woman cried, peering in through the window. The men searched for Bullar, but he was not in the house.
Bullar, sabahın erken saatlerinde, köyden uzaklaştı. Cebinde eski bir kese, içinde altınlar ve mücevherler. Yıllardır ailesinin boğazından geçen her lokmayı biriktirmiş, onları aç bırakmış, sonunda hepsini kendi içinde biriktirdiği korkunç bir kararla sonlandırmıştı.
Bullar, in the early hours, had left the village. In his pocket, an old pouch filled with gold and jewels. For years, every morsel that had passed through his family's lips he had hoarded, left them hungry, and in the end, ended it all with a terrible decision he'd kept inside himself.
Köylüler, günler sonra Bullar’ı bulduklarında, onun bozkırda küçük bir tepeye oturduğunu gördüler. Yanında kesesi, gözleri ufukta donmuştu. Onu çağırdılar, cevap vermedi. Ellerinde altınlar, ayaklarının dibinde eski bir defter vardı.
Days later, when the villagers found Bullar, he was sitting on a small hill on the steppe. His pouch beside him, his eyes frozen on the horizon. They called to him, he did not answer. Gold in his hands, an old notebook at his feet.
Defteri açtılar; sayfalarında, Bullar’ın titrek el yazısıyla, yıllar boyunca hesapladığı borçlar, harcamalar, alınan ve verilen her şey yazılıydı. Her sayfa sonunda, çocuklarının isimleri, yanlarında birer kırmızı çizgi vardı.
They opened the notebook; on its pages, in Bullar's trembling handwriting, debts, expenses, everything taken and given over the years were recorded. At the end of each page, his children's names, each with a red line beside it.
Köyün imamı deftere baktı, sonra Bullar’a döndü. “Bunların ne anlamı var?” diye sordu.
The village imam looked at the notebook, then turned to Bullar. "What does this mean?" he asked.
Bullar cevap vermedi. Yalnızca rüzgarın uğultusu vardı, tepenin üstünde. Altınlar, toprakta parlıyordu. Köylüler, onu konuşturmak için uğraştılar, ama Bullar konuşmadı. Sonunda, toprak kokusu ve altınların sinsi parıltısı arasında, adamı oraya, yalnızlığına terk ettiler.
Bullar did not answer. Only the whistle of the wind atop the hill. The gold gleamed in the soil. The villagers tried to get him to speak, but Bullar stayed silent. In the end, between the smell of earth and the sly glimmer of gold, they left the man to his loneliness.
Köyde, o günden sonra, bir evin penceresinden asla ışık sızmadı. Çocukların sesleri, evin duvarlarında yankılandı, ama gerçek değildi. Herkes Bullar’ın hırsını konuştu, ama kimse onun yalnızlığının derinliğini anlamadı.
In the village, from that day on, light never shone from that house's window again. The voices of children echoed inside its walls, but they weren't real. Everyone spoke of Bullar's greed, but no one understood the depth of his loneliness.
Bir gece, ay ışığında, bir çoban tesadüfen Bullar’ın tepesine uğradı. Adamı, altınlarının arasında cansız buldu. Yanında açık bir defter, elinde bir avuç toprak vardı.
One night, in the moonlight, a shepherd passed by Bullar's hill by chance. He found the man lifeless among his gold. An open notebook beside him, a handful of soil in his hand.
Defterin son sayfasında tek bir cümle yazılıydı: “Hepsi benimdi, ama hiçbiri bana ait değildi.”
On the last page of the notebook, only one sentence was written: "All of it was mine, but none of it belonged to me."
Köylüler, Bullar’ın altınlarını köyün meydanına gömdüler, üzerine bir taş koydular. Hiç kimse o taşa yaklaşmadı, üstüne oturmadı, adını anmadı. Eski ev, rüzgarla yıkıldı, duvarlarında sadece çocukların yankısı kaldı. Bozkırda, yalnızca rüzgar Bullar’ın adını fısıldadı.
The villagers buried Bullar's gold in the village square, placed a stone over it. No one approached that stone, sat on it, or spoke his name. The old house fell to the wind, and only the echoes of the children remained in its walls. On the steppe, only the wind whispered Bullar's name.
Ve sabahları, toprak kokusu yağmurdan sonra ağırlaştığında, köyün kadınları pencereden o yıkık eve bakar, sessizce iç çekerdi. Çünkü her şey bir adamın açgözlülüğüyle başlamış, bozkırda sonsuz bir sessizliğe gömülmüştü.
And in the mornings, when the smell of earth thickened after rain, the village women looked at the ruined house from their windows and sighed silently. Because everything had begun with one man's greed, and was buried in endless silence on the steppe.
---

Hear the full story.
Listen in PodCats.

The full episode, all the chapters, your own library — and a feed of voices worth following.

Download on theApp Store
Hear the full episode Open in PodCats